Anılar, devam..

Selimiye anılarından…

Okula giriş, Nizamiye Kapısında bekleşen çocuklar… Üniforma giydiğimiz ilk günler...

Kulelide yapılan mülakat ve sınavdan iyi bir moral ile çıktık, binlerce fakir çiftçi, işçi, memur çocuğu başvuruda bulunmuştu, sonuç o gün belli olmadı adrese mektupla gönderildi.

Bu satırları yazarken 1963 Yılında Kuleli Lisesinde derste geçen bir olayı aktarmamda fayda var. İsmini hatırlamıyorum. Bir yedek subay öğretmeniz İngilizce dersine gelirdi. Yurt dışında eğitim görmüş varlıklı bir ailedendi sanırım. Derste “çocuklar sırayla Askeri okula niçin girdiğinizi anlatın” demişti. Neler anlatıyorduk, çoğumuz çok sevdiğimiz için veya annemiz babamız çok istediği için gibi şeyler söylüyorduk, büyükbabası istediği için girdiğini söyleyenler bile vardı, öğretmen fazla dayanamadı “Yahu çocuklar ailemiz okutacak durumda değil diyeniniz yok mu aranızda ?“ diye sordu. Sırası gelen arkadaş cesaret aldı "Hocam, tam da ben onu söyleyecektim…", o olayı hiç unutmadım, insanlar fakirliği yaşıyorlardı ancak söylemekten utanıyorlardı..

Sağlık kontrolü için Taksimde Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne giderdik, tüm sağlık taramasının birkaç hafta aldığını hatırlıyorum, çok sayıda aday vardı, her gün belirli sayıda kişinin sağlık kontrolü yapılabiliyor sonraki haftaya gün veriliyordu, neyse ki ağabeyim elimden tutup kapı, kapı hastaneyi dolaştırıyordu. Herhalde tek başıma başaramazdım bu işlemleri. Hastane çıkışında bizim yaşıtımız çocukların Taksim meydanında nane, limon, okaliptüs tekerlemesiyle bağırarak şeker sattıklarını hiç unutamam. Arada bir paramızın hesabını yapıp birkaç tane şeker alırdık.

Uzun ve yorucu günler geçti, okula kabul edildik, bu yorucu tempoya dayanamayıp okula girmekten vazgeçen çok olmuştur sanırım. Sıra kayıt kabul işlemlerine gelmişti, adaylık numaralarına göre kayıt kabul işlemleri için tarih ve sıra veriliyordu. Selimiye’nin nizamiye kapısında uzun bir bekleyişten sonra işlemler bitti ve nihayet askeri öğrenci olduk. Verilen giysiler küçük bedenlerimize göre oldukça büyüktü, dik bir yakası vardı yaka sıkı sıkıya bir kopça ile kapatılıyordu. En gerekli aksesuar sarı madeni tokalı haki renk bez bir kemerdi. Bol pantolonlar bu kemer olmasaydı belimizden düşerdi sanırım. Üniformamızı giydikten sonra koğuş ve yemekhanelerimiz geçici olarak belirlendi. Unutamadığım ilk anım üniformayı giydiğim hafta sonu Levent’e teyzemlere giderken karşıdan gelen bir askere gayet ciddi selam vermek olmuştu. O da gülerek selamımı almıştı yani askerliğe gayet ciddi başlamıştım…

Okula bir gün önce girenler sonraki gün girenlere “çaylaklar” diye takılıyordu, Ortama alışmak bazılarımız için çok kolay oluyordu. Okula alışamayanlar, ailelerini özleyenler kenarda köşede sıkıntılı bir şekilde oturuyordu. Ağlayıp evine kaçanlar bile vardı geri dönmeyenleri hatırlıyorum.

İlk sınıflarımız, koğuşlar ve hamamda kurna kapmalar...

Selimiye Kışlasının bazı bölümlerinde okula hazırlık için henüz inşaatlar devam ediyordu.

Okula giriş formaliteleri bittikten ve tüm öğrenciler üniformalarını giydikten sonra sınıf subayları bizleri yaş ve boy sırasına soktu. Oldukça kalabalıktık, birinci sınıf bin kişiyi geçiyordu hatırladığım kadarıyla. Ben birinci sınıfta 66 numarayla ortaokul hayatıma başlamıştım. İlk dershanemiz yaklaşık yüz yirmi kişilikti. O küçükler ve kısa boylular sınıfından iki profesör çıktı, biri sıra arkadaşım Zeki Bayraktar sonradan Tıp tahsili yaptı Profesör, Tümgeneral oldu. Diğeri Fizik dersi öğretmenimizin oğlu Ahmet İnam, Felsefe Profesörü oldu, yıllar sonra Televizyon programında görünce şaşırmıştım. Ahmet, babasının eski not defterlerini evinden getirmişti. Bu defterlerde ki notları bize satır, satır sorup tahmin derecemize göre ayrı bir kağıda notlar veriyordu. Sınıfımızın ikizleri bu tahmin oyunun müdavimi olmuştu.

1959 yılında Selimiye kışlasının güneybatı bölümü birinci sınıflar için ayrılmıştı. Alt katta yemekhaneler, orta katta dershaneler, üst katta yatakhaneler vardı. Mutfak kısmı kışlanın iç kısmındaki bahçe içindeki tek katlı bir binaydı. Banyo yapmak için kışlanın dışında Selimiye Camii’nin yanındaki hamam kullanılırdı. Yıkanma haftalık saatlere ayrılmıştı. Sırası gelenler sabahları karanlıkta kalkar yataklarını toplar, bahçede sıraya girer, sınıf kıdemlisinin nezaretinde hamama giderdi. Orada diğer yıkananları beklerdik. Kurna kapmakta bir beceri isterdi, yıkanamadan döndüğümüz zamanları hatırlıyorum, sabah ilk sırada giderseniz çok sorun olmazdı, ağabeyim veya sınıftan bir arkadaşım giyinik olarak kurna kapar sonra değişim olurdu, Karda kışta o soğukta ne sabırla giderdik.

Eski Selimiye kışlasını nasıl anlatayım sizlere, İlk koğuşlarımız çok büyüktü, her koğuşta yaklaşık iki yüz kişi ranza sistemiyle yatıyordu. Üçüncü sınıfta daha Harem manzaralı küçük kaloriferli koğuşlara taşındık. Gece misafirlerimiz tahta kuruları koğuşların ahşap olan taban ve tavan döşemelerindeki yuvalarını ranzaların yayları arasına taşımışlardı, onlarla mücadele etmek oldukça zordu. Taban döşemeleri araları katranla izole edilmiş tahta ile kaplanmıştı. İlaçlama yapılırdı ancak çok yetersiz kalırdı. Koğuşun ortasında koca göbekli bir soba bulunurdu, görevliler akşamdan sobayı yakarlar ve koğuşu ısıtırlardı. Ne mutlu bize bir yangınla karşılaşmadık. Yatarken bir kaşıntı hissettiğimizde çarşafı kaldırıp yatağın kenar fitillerinde yapışmış tahta kurularını buluyorduk sonrası malum.

Oldukça yaramazlıklar yapardık, gece uyuyan arkadaşlarımızın yüzünü boyamak, yastık kavgası yapmak gibi, belirli günlerde gece bir saatlik koğuş nöbeti gelirdi, Nöbetçiler nöbete kalktığında elbisesini giyer, yatağını battaniyesini ve pikesini örter ve sonra koğuşta ranzaların arasında dolaşırdı, üstü açılan arkadaşlarının üstünü örterdi. Bir bakıma güvenlikten sorumlu olurdu. En zor nöbet sabah uyandırma saatindeki nöbet olurdu, nöbetçi subay geldiğinde uyanmayanlar olduğunda nöbetçiyi sorumlu tutardı.

Sınıflarımızda kara tahtanın üzerinde ve ortada biri hoparlör vardı öğrencilere bir anons yapılırken kullanılacağı söylenirdi. Komutanın odasından sınıfları, dersleri dinlemek için konduğu da söylenirdi. Öyle olsaydı herhalde akşamları kısımlardaki gürültülere engel olunurdu…

1959 yılı bizim için okula uyum sağlamak için bir geçiş yılı oldu. Bu arada okul yöneticileri de kuruluştaki eksikleri gidermeye çalışıyorlardı. İnşaat, kışlanın diğer bölümlerinde son hızla devam ediyordu.

Yemek borusu çalıyor… Yemekhaneye hücum! Geç kalan “amuda kalkar”…

Yemekhaneler de yatakhaneler gibi oldukça büyük salonlara ve koridorlara taşmıştı. Henüz restorasyon için yıkılmamış büyük salonlarda, duvarların boydan boya yağlı boya el yapımı resimlerle kaplandığını hatırlıyorum, hatta bir duvarda başlarında sarıkları olan eski yeniçeri resimlerinin olduğunu hatırlıyorum. İlk zamanlar yemekhaneler çok düzensizdi, çoğu kez yemekten aç kalkardık. Yemek borusu çaldığı zaman hücum borusunu duymuş süvarilerin coşkusuyla yemekhaneye koşardık. İlk zamanlarda önce gelenler birazda güçlü olanlar yemeğin büyük kısmını bitirirdi, buna diğerlerini “amuda kaldırmak “ denirdi. Bir iki defa kabadayı tipli bazı arkadaşların karavananın içine tu diye tükürüp karavananın tek sahipleri olduklarını hatırlarım. Sonraları yemek dağıtımları daha adil olmaya başladı, önce herkese birer kepçe sonra isteyenlere "ikinci hakları" verilirdi. Sabahları da çay dağıtımı ikinci haklarla devam ederdi.

Arada bir okulun iç bahçesindeki mutfağın duvarına yaslanır erzak kamyonlarından indirilen etlerin taşınmasını izlerdik. Yemekte kullanılan etlerin kaç aylık olduğu bizler için merak konusuydu. Etler satırla parçalanır, büyük kazanlarda pişirilirdi, Mutfağın bacasından günlük yemek kokuları yayılırdı. Çaydanlıklar kapaklı kalaylanmış bakır ibrik şeklindeydi, sabah kahvaltı için çay kazanlarda kaynatılırdı, enteresan bir tadı ve kokusu vardı. Kaynamış suya çay atıp kaynatmaya biraz daha devam edin bu tadı alırsınız, çay suyu masaya gelinceye kadar sıcaklığını kaybederdi, biraz da tembellik yapıp geç kaldıysanız birkaç dilim ekmek ve zeytin ile yetinirdiniz. Oldukça buruşmuş ve kurumuş küçük zeytin taneleri bu çaya ayrı bir tat veriyordu. Ulusal fakirlik veya yönetsel ilgisizlikten mi nedir niçin arada bir kurtlu zeytinleri yemek zorunda bırakıldığımızı bugün bile sorguluyorum. Sabahları bazen süt tozundan yapılmış süt çıkardı tatsız bir şeydi, genelde çay içerdim, süt tozunu hiç sevemedim veya bize sevdiremediler.

Çok fakirlikten gelmiş arkadaşlarımızın bu yemekleri büyük bir iştahla yediğini hatırlıyorum. Yıllar sonra emekli bir arkadaşımızla o günleri anarken Berker !, okulumuza “ Yetim çocukların okulu “derlerdi, dedi. Bu tanımı ilk defa duydum. Ancak, aileniz var iken ve yaşınız küçükse ise ciddi bir ilgi ve şefkatten yoksunsanız bu gurbet ortamında yetimlik benzetmesi abartılı olmuyor.
Meyve çıktığı günlerde yemek masasında ”kime” seçmesi yapılırdı. Bir kişi sırtını masaya döner veya gözlerini kapatır dağıtan, kime diye sorar, kime çıkarsa ona verilirdi. Akşamları yemek saatinden önce karnımız çok acıkırdı. Ekmeklerimiz, bol kalorili tayın ekmekleriydi. Çok lezzetliydi veya açlıktan bize öyle gelirdi. Anladığım kadarıyla, ekmekleri belirli adet fazla tutarlardı karnı çok acıkanlar yemekhane kapısına toplanır görevli askerlerden adeta yalvararak ekmek isterdi. Aç kalınca yemeğin nerelerde olacağını bilirdik. Fareler gibi her deliği araştırıp görevli askerlerin kendilerine sakladıkları, sobaların içinde elmaları, yemekhanedeki çelik dolapların altında yemek dolu karavanaları bulurduk. Bir gün, aşure çıkmıştı, aşurelerin fındıklarının çok az oluşu dikkatimizi çekmişti, tepeleme fındık dolu karavanayı, çatal, bıçak dolabının altında saklanmış bulduk. Herhalde o zaman idareci subay organizasyonu veya ilgi yetersizdi. Ama kimsenin gidip sınıf subayına şikayetçi olduğunu hatırlamıyorum, onlar bizden çalardı biz de onların çaldıklarını çalardık...

Melek gibi bir Hemşiremiz vardı..

Kısacası, beslenme durumumuz hiç iyi değildi. Dışarıdan bakkaldan aldığımız sucuklardan birde bağırsak parazitim (tenya) oldu. Tenyaya, iyi bir ev sahibi olmuştum, Beslendikçe büyüyor, uzuyor ve parça, parça pantolonumdan aşağı dökülüyordu. Onu haftalarca vücudumdan atamadım. Bu nedenle revire yattım. Okulun revir bölümü, Hemşire Florance Nigthingale’in müze haline getirilen odasının olduğu kule bölümüne yakın idi. Eli sopalı, yüreği sıcak bir hemşiremiz vardı. Parazit için bir ilaç içirdi, kısa sürede tuvalete koştum. Hemşire de arkamdan bir lazımlık (beyaz bir hasta tuvalet tası) ile koştu fakat yetişemedi. Oldukça kızgındı bağırdı, çağırdı. Tek amacı parça, parça dökülen tenyanın başını görebilmekmiş. Birkaç hafta sonra ilacı tekrarladı bu sefer tamamen kurtuldum.

Okulda yeterli idari kadrolar yoktu, fakat bizler için çırpınan bir hemşiremiz vardı.

Okul etkinlikleri.. Fifre, Bando takımı, jimnastik takımı

Ders saatleri dışında öğrencileri meşgul etmek için müzik, spor grupları kuruldu. Okul fifre takımı oldukça kalabalıktı. Çalışmaları belirli bir olgunluğa ulaştıktan sonra merasim düzeninde okulun dışında Çiçekçi ve Haydarpaşa arasında merasim yürüyüşü yaparlardı. Biz amigolar da onları alkışlamaya giderdik. Birçok arkadaşımız bu etkinliklerdeki görevleriyle anılırdı. Bu anmalar ellili yaşlarda da devam ediyor, halen görüştüğümüz arkadaşımız flütçü çene Oktay gibi, Çene Oktay’ın kendine özel uzun ve sivri bir çene yapısı vardı, bu lakabı kendiside benimsemişti, çene sözünden hiç rahatsız olmazdı. Okulda beden eğitimi hocaları öğrenciler arasından seçme bir jimnastik takımı kurdu. Buna Elit Takımı diyorduk. Elit takımı ilerdeki yıllar için Kuleli ve Erzincan liseleri jimnastik takımlarına çok iyi kadrolar oluşturdu. Okulumuz, 19 Mayıs gençlik ve spor bayramında elit takımımızın gösterileriyle ilgiyle izlenirdi. Küçük çocukların peş peşe takla ve parende atmalarını izleyiciler coşkuyla alkışlardı. Biz küçükler o dönemde yaşanan siyasi gelişmelerin pek bilincinde değildik. Hatırladığım kadarıyla 27 Mayıs ihtilalinde revirde yatıyordum.

İlk sene evci çıkışlar, O zamanlar Levent bir köy gibiydi...

Hafta sonlarında arada bir Levent’e teyzemlere evci çıkardık. Hafta sonlarını sabırsızlıkla beklerdim. Levent bugünkü gibi kalabalık değildi adeta bir köy havasındaydı. Teyzemin kocası eniştem Eczacıbaşı İlaç fabrikasının yanında bulunan Gorbon Seramik fabrikasında çalışıyor ve fabrika üzerindeki Lojmanda kalıyorlardı. Arazi oldukça boş idi, fabrikanın köpeği Lesi ile oynar çayırlıkta koştururduk. Teyzemin verdiği harçlık ile Levent çarşısındaki pastacıdan çikolatalı pastalardan alırdık. Lojmanın penceresinden baktığımızda şimdiki Maslağa giden yol kıyısında sönük ışıkları yanan iki katlı banka evleri görülürdü.

Evden bir yere gezmeğe çıktığımızda en son hazırlanan ben olurdum. Ağabeyim acele etmemiz için botlarımın bağlarını bağlardı.

Yani, ben ayakkabılarımın bağlarını bağlamakta bile güçlük çeken bir çocuktum o zamanlar. Levent'e gidişimiz de bir macera olurdu. Cumartesi günleri okuldan sıra halinde çıkar, üzerimizde uzun kaputlarla önce Selimiye'de Duvar Dibi durağına oradan çiçekçi parkından aşağı Üsküdar’a arabalı vapura iskelesine yürürdük, sonrası Beşiktaş ve Levent, Kadıköy'e gidenler de ayrı bir kol halinde Haydarpaşa Lisesi'nin önünden geçerlerdi. Pazar günleri izine çıkarken bazen tramvayı tercih ederdik. Epey uzun sürerdi yolculuklarımız. Üsküdar da Sunar sineması, Kadıköy de Süreyya sineması devamlı gittiğimiz sinemalardı. Sunar sineması yazlık bölümünde son seyrettiğim film lise son tatil dönüşü "Mahşerin Dört Atlısı" olmuştu.

Hafta sonu, Cumartesi çikolataları… Harçlıklarımız çok bereketliydi..Galvaniz borulardan radyo anteni..

Hafta sonlarında okulda kaldığımızda arkadaşlarla cebimizdeki harçlığı bir araya getirir Selimiye’den bir, iki kilo üzüm, peynir, parmak sucuk vs. alır kendimize ziyafet çekerdik. Hepimizin harçlıkları aynı zamanda gelmezdi, kolektif harcama için en iyi çözüm cebimizdeki parayı bir araya getirmekti. Harçlık durumumuz ayda bir iki kez sinemaya gidecek kadar yeterliydi. Evden gönderilen harçlık, okul idaresine gelir oradan dağıtım yapılırdı, Parası bitenler harçlıklarının gelip gelmediğini öğrenmek için sık, sık muhasebeciye giderlerdi. Okuldan da ayrıca her ay için kuruşlu harçlık verilirdi hatırladığım kadarıyla. Yani sinemaya gitmek çok lükstü bazı arkadaşlarımız için. Param olsa da onlar izine çıkmayınca ben de çıkmazdım. Benim harçlığımı genelde ağabeyim kullanırdı. Arkadaşlarıyla giderdi ben okulda oyalanırdım. Selimiye kışlasının güneyindeki yamaçta oturup yeni yapılan liman inşaatını seyreder. Biraz dama veya top oynar, ağaçlara çıkar çam ağaçlarındaki kozalardan çam fıstığı toplar yerdik. Bazı arkadaşlarımız o zaman moda olan kulaklıklı telsiz radyoları kullanırlardı. Bu radyolar kışla duvarlarının çatıdan inen galvaniz borularına bağlanır nöbetleşe radyo dinlenirdi, bilhassa maçlar olunca radyo etrafında gruplar oluşurdu, tabii önemli anlarda, yahu! dur! Biraz da ben bakayım gibi tartışmalar…

Biz yaramaz çocuklar bir gün okulun güneyinde eskiden muhabere birliğinin deposu olarak kullanılan depolarda süresi dolmuş eski pil stoklarını bulduk. Pillerden kendimize fener yapmak için kolları sıvadık, pillerin gücünü ölçmek için pilin kutuplarına kablo bağlayıp dilimizi değdiriyorduk dilimizde bir elektriklenme var ise pil kullanılabilirdi. Hatırladığım, bir gün bu pil toplama işi bizlerin birkaç saatini aldı ve onlarca pilden işe yarar birkaç tane bulmuştuk, Hiç unutmam açlığımızı bastırmak için güney yamaçtan bulduğumuz yenilebilir biraz ot toplayıp midemize indirdik. Aslanağzı yediğimi de hatırlıyorum. Aramızda köyden gelmiş ot seçmede usta arkadaşlar vardı. O akşam çok fena olduğumu hatırlıyorum sersem gibiydim aşırı baş dönmesi ve mide bulantısı hissetmeye başladım. Zehirlenmiştik, diğer arkadaşlar da aynı durumdaydı neyse bol yoğurt yiyerek kendimize gelebildik. Bir feneri yakmaya çalışırken kendi hayatımızı söndürecektik...

Bazı cumartesi günleri birer tane golden çikolata dağıtılırdı. Çikolatalar onluk paketler halinde getirilir, sınıf sorumlusu paketleri açar numara okuyarak dağıtımı yapardı. Bazen de yemeklerde incir ezmesi çıkardı.

Yatak Ütüsü, Çamaşırları ara ki bulasın...

Hafta sonu izinlere çıkışta ve merasimler için pantolonlarımıza yatak ütüsü yapardık. Bunun için pantolonu ütü izi yerlerinden ıslatıp, düzgün bir şekilde yatak çarşafının altına yerleştirip üzerine yatardık, vücut sıcaklığı ile ve sinek siklet kilolarımız sayesinde pantolonlarımız da sabah kalktığımızda bizimle birlikte “jilet gibi ütülenmiş” olarak uyanırdı. Tabii pantolonları ütülemek için yatak çarşaflarının kirlenmesine razı olurduk. Kirlenmiş çamaşırlarımızı haftanın belirli günlerinde yıkanmaları için bohça haline getirilmiş bir yatak çarşafının içine atar, ertesi günü akşamı çarşafın içinden bir arkadaşın numara okumasıyla veya hurra deyip alırdık. Çamaşırlarda herkesin numarası iplik ile işlenmişti, sonra çıkmayan kalemler veya boyalar kullanılmaya başlandı...

Okul olur da eğitim, öğrenim olmaz mı? Dayak cennetten mi çıkmış?

Selimiye’nin ilk kuruluş yılı olduğundan her şey çok iyi organize olamıyordu. Sınıflar çok kalabalıktı ve gürültüden ne ders dinlenebilir ne de akşam etüt de çalışmak mümkün olurdu. Devamlı yaramazlık yapan bir grubumuz vardı. İlk sene sınıfımız çok kalabalıktı, okul sıra numarasıyla sıralarımıza otururduk, benim sıram sınıfın ortalarındaydı, sıralarımız ikişer kişilik ve kapaklı idi, kapaklar yukarı doğru açılırdı kitap ve defterlerimiz daima sıramızda bulunurdu. Çok gürültü yapar, sonrasında nöbetçi öğretmenlerden dayak yerdik, yani bizim gibi yaramaz çocukların başka türlü uslanacağı yoktu.

Etüt saatlerinde öğretmenler de bu dayak atma furyasına kapılmışlardı. Resim öğretmenimiz sivildi, biz çocuklar onu bile çileden çıkartmıştık, o sessiz insan bile dayak atar olmuştu, lakin biz ne kadar kuvvetli vursa bile özellikle onu kızdırmak için gülmeye devam ederdik. Hiç unutmam bir gün derste beni susturmak için manken olarak bir tabureye oturttu, arkadaşlar resmimi yapmaya çalıştı. kıpırdamadan, yaramazlık yapmadan öylesine oturmak ne kadar sıkıcıydı, ama çok ciddiydim, o derste bana bir sorumluluk verilince yaramazlık yapmayacağımın farkına vardım. Sıra arkadaşım Zeki Bayraktar sınıf sorumlularımızdandı, çok çalışkan ve sorumluluk sahibi idi, nöbetçi olduğunda sınıfın sessizliğini sağlamak gibi zor görevi vardı. Zeki, ders çalışırken iki elinin avuç içini sıraya yapıştırır, elleri üzerine otururdu. Bu sırada kitabı okurken hafızlar gibi bir ileri bir geri sallanırdı. Biz yaramazlar grubu hiç kendimizi onun yerine koymazdık. Nöbetçi öğretmen kimler gürültü yapıyor numaralarını yaz, ver dediğinde hiç ayırım yapmadan numaralarımızı verirdi, sıra dayağından geçtikten sonra yerimize otururduk. Bir gün başka sınıflarda görevli bir yedek subay öğretmenimiz gürültüyü duyup sınıfımıza geldi gürültü yapanların numaralarını okudu, numaraları okunanlar ayağa kalkıp yazı tahtasının önünde sıra oldu, hayret benim numaram okunmadı böyle bir yanlışlık veya haksızlık olabilir mi? Hemen ayağa kalkıp, Hocam ben de gürültü yaptım numaram yazılmamış dedim. Hoca birden bire şaşırdı, pek dayak atma heveslisi değildi kimseye bir şey yapmadı, arkadaşlar güle oynaya yerlerine oturdular, ondan sonra ne zaman nöbetçi olursa gelir nasılsın, yaramazlık yapmıyorsun değil mi diye takılırdı, ben de özenle onun nöbetinde yaramazlık yapmazdım. Zeki ile ilk zamanlar iyi geçinemezdik, daha sonra sağlam bir arkadaşlığımız oldu. Çok iyi dama oynardı.Hiç unutmam kışlanın güney çıkış kapısının sağında ve solunda yaklaşık bir metre genişliğinde mermer yükseklik vardı orada dama oynardık. Bitirme sınavı çıkışında ilk kez damada kazandım. Hatırladığım kadarıyla Zeki yenilmekten hiç

hoşlanmazdı..

Hocam! “ay fand may lav’ı dinleyebilir miyiz?”

İkinci sınıfta Müzik dersimize sivil öğretmen Jada Koper gelirdi. O Günlerin gözde şarkısı

“I found my love in Portofino” idi. Denizin dalgası kıyıya vururken söylenen bir aşk şarkısı.

Çok severdik bu şarkıyı, Öğretmenimiz bizi kırmaz plağı çalardı. İkinci sınıfta sekiz dersim zayıftı, zaten toplasan on iki ders vardı ve ben o sene Fizik ve Müzik derslerinden ikmale kaldım. Onca ders varken niçin Müzik dersinden ikmale kaldım anlayamadım. Çizgilerin içine hapsedilmiş notalara, birtakım işaretlere hiç ısınamamıştım.

"Ziyaretçin geldi acele nizami kapı gel..."

Nereden çıktı bu sözler! yukarıdaki cümlede eksik veya fazla yok anlatayım. Haftanın belirli günleri Çarşamba ve Cumartesi günleri ziyaretçi günleriydi, ziyaretçiler Okulun nizamiye kapısına geldiklerinde kimin ziyaretine geldikleri bir deftere işlenir, bir hoparlör yardımıyla öğrencinin ismi ve numarası ve sonra aynen yukarıdaki cümle anons edilirdi. Ziyaretçi günleri ziyaretçisi gelenler için çok coşkulu olurdu. Ziyaretçiler uzaktan gelmişse ve yiyecek bir şeylerde getirmişse arkadaşlar bir araya gelip ne geldiyse silip süpürürdü. İlk sene ziyaretçisi gelmeyince evlerini çok özleyip okuldan kaçan arkadaşlarımız olduğunu hatırlarım. Aileleri çok uzakta olanlar veya aileleri olmayanlar, yazın memleketine gidemeyen arkadaşlarım vardı, okul onlar için daha iyi bir yuvaydı arada bir onlar için geziler tertip ediliyor muydu tam hatırlayamıyorum. Kuleli' de okurken yaz tatillerinde İstanbul'u gezip görmeleri için Erzincan Askeri Lisesinden misafir öğrenci geldiğini hatırlıyorum...

İlk yaramazlıklar (sigara içmeler..)

Aile kontrolünden çıkınca özenti sigara içmelere de başlamıştık, o zamanlar filtreli sigara yoktu bizim için en lüks sigara Yenice idi. Yassı sigaralar bir kare kutu içinde sıralanmıştı, ancak onu satın almakta çok zorlanırdık. Onun için Üçüncü sigarası içerdik aynı sınıftan Erzincanlı olan Yücel İçmez ile bir gün kaçamak sigaralarımızı yaktık sigaranın dumanların havaya savururken Yücel'e " Yücel niçin üçüncü içiyorsun? " diye sorduğumda hiç unutmam derin bir nefes aldı "- Berker, dördüncü yok ta ondan " yanıtını verdi, akıllı çocuktu cevabı da kısa ve net oldu.

Galiba kendimi şair sanıyorum..

1959 ders yılı bizler için sosyal değişim yılı oldu…

Bir ara dersleri bırakıp şiir yazma gibi hastalığa yakalandım, işi kapmıştım kafiye düzenini kurabilirsem duygularımı mısralara döker olmuştum, bir defterimi bu konuya ayırmıştım, her hafta birkaç şiir üretiyordum. Edebiyat öğretmenimiz Necla Bilensoy sivil öğretmendi hafif toplu esmer orta yaşlardaydı. Bir gün nöbetçiyken şiirlerimi gösterdim. Derslerim iyi değil fakat boş durmuyordum. Birkaçını okuyup hafif bir tebessümle "aferin devam et…" dedi. Eve mektupta şiir yazdığımı söyleyince babamın boş şeylerle uğraşmamam gerektiğini belirten bir şiirle karşılık verdiğini hatırlıyorum. O yıl tek dersten ikmale kaldığımı görünce, ağabeyim çok kızdı ve hışımla şiir defterimi yırttı, yani aylarca yazdığım bütün şiirler bir anda kayboldu..Sonraki günlerde hiç şiir yazmadım …

27 Mayıs İhtilalinin “Biz küçük askerlere olumlu yansımaları”

İkinci sene okul organizasyon olarak biraz daha düzene girmişti. Yemeklerimiz daha iyi çıkmaya başladı, karnımız biraz daha doyar olmuştu. 27 Mayıs ihtilali sonrası halkın büyük bir kesiminin orduya karşı davranışları özellikle biz öğrencilere karşı oldukça sevecen olmuştu. 27 Mayısın birinci yıl dönümünde bir bölük Harbiyeli ağabeylerimiz kutlamalar için okulumuza geldiler. Biz küçük çocuklar okulda merasime hazırlanmalarını büyük bir hayranlıkla izledik. İkinci yıl ruhsal yapım oldukça değişti, haylazlığım en üst sıralardaydı, ders durumum oldukça kötüleşti...

Bir ortaokulda ilk lisan laboratuarı, Zati hocaya bunlarda yapılmazdı, Cetvelin keskin tarafı.

1962 yılında Okulda İngilizce Lisan laboratuarı Amerikan yardımıyla kurulmuştu. Her kişi için kulaklıklı ve mikrofonlu kabinler vardı… Ders kitapları da özeldi. Burada da haylazlığı elden bırakmıyorduk. Soru sorulduğunda arkadaşın kabinindeki mikrofonu kullanmak gibi.

İkinci veya üçüncü sene okulun ilk sineması harem tarafında inşaat halindeydi. İkmale kaldığımız bir yaz günü bir grup haylaz arkadaş sigara içmeye okulun yeni yapılan sinema inşaatının oraya gitmiş. Kimya Hocamız Zati’de ( zati kelimesini çok kullanırdı ) onları görüp sınıflarına gitmeleri için kovalarken, gruptan bir arkadaş kalaslardan düşüp kolunu kırmış. Bu haber dalga, dalga okula yayıldı, hep beraber yaramazlar takımı toplanıp sinema tarafına koşarak slogan atmaya başladık. "Katil Zati, katil Zati…". Zati çileden çıkmış hem küfürler ediyor, hem kovalıyor biz kaçıyoruz... Zati hoca, biz onu çileden çıkarmadığımız zamanlar çok sakin ve toleranslı, insancıl ve çok iyi bir insandı. Bir gün bodrum katında bahçe ile düzayak olan kimya laboratuarında dersteydik. Yaramaz birkaç arkadaş pencereye yakın ayaklı ders tahtasının arkasındaki pencereden bahçeye süzülmüştük. Son sınıfta Biyoloji dersine gelen Yekta hoca hepimizin titrediği en belalı hocalardan biriydi sınıfa geldiğinde bir gürültü duyduysa tahtaya çağırır, önce sağ elinizin parmak uçlarını tırnaklar eşit yüksekliğe gelinceye kadar birleştirip sonra tahta cetvelle kılıç indirir gibi diklemesine tırnaklara vururdu. İskelet gibi çok zayıf bir insandı. Vururken avurtlarının şiştiğini görürdük, aynı işlemi sol elinize de yapardı. Parmaklarımızın uyuştuğunu hissederdik…

Kara Bela… Okulun ağabeyleri…

Bir de tatlı belamız çocukların korkulu belası Kara Bela vardı. Bu belayı kimler yarattı bilmiyorum ama Kara Belanın ayaklarında yaylar gözlerinde fosforlu ışıklar olduğu söyleniyordu, bir zıpladığında üç metre zıplıyormuş. Yapma ya sahi mi? Arkadaşlar gece görmüş, hatta tam yakalanacakken pencereden atlayıp Harem tarafında gözlerden kaybolmuş. Belki de Ali Babadan kaçmıştır! Ali Baba Erzincan’dan gelmişti, Erzincan’dan gelen üst sınıf öğrenciler arasında bizden oldukça büyük öğrenciler vardı. Okulun iç bahçesinde spor sahalarında onları izlerdik, Ali Baba onların arasında en tanınmış ve saygı gören olanıydı, Ali Baba bu lakabı Haydarpaşa Lisesinden birkaç öğrenciyi pataklamasıyla kazanmıştı. Bizler okulda ondan korkardık, fakat dışarıda birileriyle kavga etme durumumuzda yardım isteyeceğimiz ilk kişilerden olurdu.

Mavi şortlarımız, Kadıköy’de Moda Plajı, Üsküdar’da Salacak Plajı, Haremde çifte kayalar ve bizlerde cesaret vardı…

Bir gün arkadaşlarla Kadıköy de Moda plajına gittik, Tüm arkadaşlar bir kabin tuttuk. Genelde böyle birkaç kabin tutulur akşama kadar okuldan gelen diğer arkadaşlar bu kabinleri kullanırdı. Okulun 19 Mayıs gösterileri için verdiği mavi şortları giyip küçücük plajda kumlara uzandık. Plajın bir kısmı kadınlar için ayrıca perdeler ile ayrılmıştı. Arkadaşlarıma ne kadar güzel yüzdüğümü göstermek istiyordum. Aramızdan birkaçımız yüzmeyi biliyorduk. Onların beni görebileceği en uygun yer tramplendi. "Arkadaşlar tramplene atlamaya gidiyorum benimle gelen var mı ?".

Ses yok! Merak edip bana bakacaklar… Tramplene vardığımda birinci basamağa çıktım. Buradan balıklama atlamak çok kolay olurdu. İkinci kata çıktım, eh burası uygun, buradan atlayabilirim, ama bir üst kata çıkayım herkes bana bakıyor... Üçüncü kata çıktım. Aman Allah uçurum gibi, geri dönmek olur mu sonra ne derler.

Atlayayım mı, geri mi döneyim duyguları içinde kendimi istemeyerek suya. Karnımın üzerine düştüm. Adeta çok geniş bir süpürgenin vücuduma kamçı gibi indiğini hissettim. Suyun yüzüne zorlukla çıktım tramplenin merdivenlerine bir müddet tutunarak bekledim sonra sersem sepet arkadaşlarımın yanına kumun üzerine kendimi attım... "Yahu Berker ne oldu? Tam balıklama olmadı…" zorlukla kısık bir sesle "biliyorum kötü düştüm, havada atlamaktan vazgeçtim". Kendimi gösterememiştim dokunsalar ağlayacaktım…

Denize gitmek en büyük tutkularımızdandı. Salacak plajı okula en yakın plajlardandı Kız Kulesinin karşısında bulunuyordu. Paramız olduğunda oraya giderdik. Bir gün Kız Kulesinin hizasındaki dubalara kadar yüzdüğümü hatırlıyorum. O akıntıda ne cesaretle ne akılla oraya kadar açılırdım anlamak zor. Bir gün arkadaşlarla Çifte Kayalar denilen yerde yüzmeye gittik. Çifte Kayalar bugün Harem arabalı vapur iskelesinin olduğu bölgeye denirdi. Selimiye den Üsküdar a kadar dik yamaçlardan denize uzanan beş on metrelik bir kıyı şeridi vardı. Kıyı şeridinin en geniş yeri Salacak plajıydı. Plajın bir kısmı beton bir set ile doldurulmuştu. Sonraki yıllarda denize girdiğimiz kayalıklar tamamen dolduruldu. Çifte Kayalar midye ve deniz kestanelerinin yoğunlukta olduğu bir bölgeydi. Akıntı burada tehlikeli bir anafor yapıyordu. Plaja verecek paramızın olmadığı günlerde tehlikeye aldırmayıp burada denize girerdik. Burada midye toplayıp sahilde bir sac üstünde kızartıp yediğimizi hatırlıyorum.

Okulu bitiriş, Erzincan yolcuları kara trene binip uzun bir yolculuğa çıktı...

Son sınıfta kendimi iyice toparlamıştım, derslerimde başarılı olmaya başlamıştım, Türkçe dışında İngilizce dersine oldukça önem veriyordum. İngilizce hocamız İhsan Karakuş hafta sonları için haylazlık yapamayacağımız kadar ödevler veriyordu. Her fiil çekiminin yüzer defa yazılması gibi... İhsan Hoca, Çok değerli bir insan ve öğrenciler arasında çok sevilen hocaydı, Kulelide de birçok sınıfın öğretmenliğini yaptı, 12 Mart döneminde ordudan resen emekliye ayrıldı, Kendisini, 1979 yılında İstanbul Mezarlıklar müdürlüğü yaptığı zaman ziyaret etmiştim. Yaşamak için bir şeyler yapmalıydı, canlılara bir şeyler anlatamıyorsa ölülere yardımcı olmalıydı herhalde...

Okuldan mezun olduğumuzda nereye gideceğimiz önemliydi. Ağabeyime kura çekiminde Erzincan çıkmış, bana Kuleli çıkmıştı. Kendisini pencerenin kenarında ağlarken buldum, Selimiye’nin duvarlarının kalınlığı çok fazla olduğu için pencerelerde oturup rahatlıkla etrafı seyredebilirdik. Neyse, ben Erzincan’a giderim, değişiriz dedim, sınıf subaylığına gittik ve değişiklik yapıldı.

Selimiye kışlası ve Haydarpaşa Garı çok yakınmış... Erzincan yolcuları, kara trene binip uzun bir yolculuğa çıktı. (Berker Barçak, anılar Haziran 2001)